Ne talih ki Avrupa ve Dünya şampiyonaları, sporun evrensel ruhunu temsil edemiyor. Avrupa zaten yerel, Dünya şampiyonası ise belli bir branşla sınırlıdır. Bir insanlık gerçeği olarak sporun evrensel ruhu, yüzyıllardır olimpiyatlarda hayat bulmaktadır. 

 Olimpiyatlar, Platon’a atfedilebilecek bir özdeyişin, “Sağlam kafa, sağlam vücutta bulunur.” bilgeliğinin 4 yıllık periyotlarda doğrulanışıdır. Spor, bedeni, beynin ve ruhun komutları için emre amada kılma eğitimidir; bedeni çalışır hale getirmektir. Beden-ruh düalizmini pratik seviyede aşmanın biricik yolu, beden-ruh koordinasyonu ve eşgüdümünü sağlamaktır. Eğer spor yoluyla beden güçlendirilmezse, Hz. İsa’nın dediği gibi “Ruh istekli ama beden güçsüz olur.”

 Sporun özel amaçlarını aşan olimpik rekabetin gaye-i hayali, insan ırkının bedensel sınırlarına dokunmaktır. Bu sınırlar bazen kulaç atma sıklığı, ağırlık kaldırma gücü, ayağına çabuk olma yeteneği, denge veya uyum bazen de dayanıklılık ve organlar arasındaki eşgüdüm olabilir. İnsan ırkı açısından olimpiyatlarda mesele, ne Usain Bolt’un hızı ne de Micheal Phelps’in çevikliğidir. İnsan ırkı, 100 metreyi 09:58 saniyenin altında kat etmeyi ya da kendi ağırlığının 3 katını kaldırmaya başarabilecek mi? Nihai mesele budur. Bir insan; daha ne kadar hızlı koşabilir, kaç gram daha ağır bir yükü kaldırabilir? Ya da bir çita kadar hızlı koşabilir mi? Bir ayı kadar güçlü depolayabilir mi? Ok atarken bir kartalınki kadar keskin gözlere, hesaplama becerisine, koordinasyon, kondisyon ve motivasyona sahip olabilir mi? Bütün mesele budur.

 Olimpiyatlarda kırılan her rekor, bu sınırlardan birinin daha yok ediliş hikâyesi olduğu kadar insan bedeninde bir iyileştirme, yetkinleştirme, pürüzsüzleştirme ve nihayet mükemmelleştirme başarısıdır. Ve bu olaya tanıklık eden bizler, insan ırkının beden eğitimi ve sibernetiği üzerine gösterdiği kesintisiz azminin zaferini, barışçıl rekabet duyguları içinde seyrediyoruz. Bu seyir, insanlığın evrensel temaşası olmaya en layık olayın seyridir.

Sınırlar Sorunu ve Rekorlar

 Olimpiyat rekorları, insanın sabit bir doğasının olmadığı ya da varsa bile insan doğasının gelişmeye müsait olduğu anlamına gelir. İnsanın doğal sınırları var mıdır? Bir rekor kırıldığında, önceki sınır yok edilir fakat yeni bir sınır konulur. Örneğin 100 metre şuanda 09:58 saniyede koşulabiliyor. Geçmişte 15 saniyelerde koşuluyordu. Peki, bu sınırlar ne kadar geri çekilebilir? Her rekor, bu sınırı sıfıra yaklaştırır, bu doğru. Fakat sıfıra ulaşmak ya da kırılamaz bir rekora ulaşmak mümkün mü? Eğer kırılan bir rekorla geri çekilmişse bir sınır, başka bir rekorla daha da geri çekilebilmeli. Her şeyin bir sınırı olması gerektiğini mantıktan türetiriz ve bu bize çok doğal gelir. Sınırlar olmasaydı şeyler birbirine karışırdı ve hiçbir şey, belli bir şey olmazdı.

 Derrida, “bu çağdaki en önemli sorun, sınırlar sorunudur” demişti. Tarlalar ve ülkeler arasındaki sınırlar zaten değişken ve tartışmalıdır fakat asıl sorun, kavramlar arasındaki sınırlar ve şimdi de bedenler arasındaki sınırlardır. Bir insanın bedeni nerde başlar, nerede biter? İntihar ile kahramanlık arasındaki sınır nedir? Bu sınırlar meselesine, sabit bir doğanın ve evrensel ilkelerin yokluğu varsayımı eşlik eder. Derrida açısından bakarsak rekorlara, ne kadar geriye çekileceğine dair bir karar vermek imkânsızlaşır. Olimpiyatlarda verili olan hiçbir şey yoktur. Her şey, tümüyle belli bir uzay ve zamandaki özneler tarafından birlikte var edilir, bir bakıma “yaratılır”. Bir müsabaka, bir yarışmanın edimselleştirilmesi anıdır. Bir müsabaka, sporcuların birlikte var oluşları yüzünden mevcut olur. İnsan, olimpiyatlarda eşit düzeydeki insanlar olarak temsil edilir. İnsan olma onurunu en iyi temsil eden de bu eşitliğe dayalı rekabet düşüncesidir.

İnsan Irkını Temsil Düşüncesi

 Olimpiyatlarda sporcu, rakibiyle girdiği mücadeleyi, tümü de barışçıl olan çok yönlü duygu ve düşüncelerle yürütür. Sporcu, müsabakaya çıktığında sadece kendisi için mücadele etmez. Kendisine kimlik veren bir toplumun şöhreti ve onuru için de mücadele eder. Kişisel güç, bir yerde sınırlarına dayandığında temsil ettiği toplumun ve ırkın şahsı manevisi, sporcunun onu hissettiği oranda ona güç olarak geri döner. Halterde bir rekor kıran bir Türk, sadece kendi gücünü göstermez, hem bir Türk’ün gücünü gösterir hem de insan ırkının ne kadar güçlü olabileceğini. Bir Çinli, jimnastikte insan bedenin kıvraklığını, denge ve hesaplama gücünü son sınırlarına ulaştırdığında bu başarısı, insan ırkının da bir başarısıdır. Bir Amerikalı ya da Rus, suda karadaki kadar rahat hareket ettiğinde, bu sadece onlara has bir başarı olarak görülmez.

Bir Araya Gelme ve Düşmanlığın Yokluğu

 Olimpiyatlar, insanları bir araya getirir. Bu bir araya gelme, diğer sosyal birlikteliklerden farklıdır. Savaşlar, ulusal bayramlar, dini ve milli günler… Olimpiyatlarda öteki ve düşman yoktur, rakip vardır ve rakip bir düşman değil, senin sınırlarını aşmanı sağlayan, başarı ölçütündür. Mütemmim cüzdür rakip. Rakip olmazsa rekabet, başarı ve madalya olmaz, sınırlar aşılmaz. Savaş veya milli kutlamalar için bir araya gelen insanlar, düşmana karşı bir mücadeleyi, çoğu zaman ölümle sonuçlanan bir savaşın kazanılmasını kutlarlar. Kutlamanın duygu yoğunluğu, düşmanın büyüklüğüne bağlıdır. Sporun başarısı, düşmanın yokluğunu fakat rakibin gücünü ilan eder. Ne kadar güçlü rakiple mücadele edilse başarı o denli büyük olur. Rakibin ölümü değil, varlığı kutsanır. Rakip, düşman olmadığı gibi, yenilgi de ölüm değildir. “Yenilen pehlivan güreşe doymaz” bu yüzden. Çünkü bilir ki rakibini yenmesinin biricik yolu, entrikalar veya minder dışı, belden aşağı hamleler değil, yine minderin üstüdür. Sporda sadece beden eğitimiyle kazanılabilir. Her yenilgi, daha güçlü ve koordine olmuş bir bedensel varoluşa davet eder; düşmanlığa, silaha, entrikaya, yok etmeye değil. Kendini iyileştirmeye, bedensel bütünlük ve kontrolün sağlanmasına davet eder. Bu, evrensel insanlık ideali için iyi bir başlangıçtır.

Medya ve Olimpiyatlar

 Olimpiyatların görsel bir şölene, seyirlik bir temaşaya dönüşmesi en çok da küresel ölçekli yayınların yani medyanın bir başarısıdır. Olimpiyatın açılış ve kapanış törenlerindeki muhteşem görsel şölen kadar, müsabakalardaki mücadeleyi etkisinden bir şey kaybetmeden ekranlara aktarmak, dünyalı olma duygu ve coşkusunu yaşatmak, medyanın ifa ettiği bir görev. Her spor müsabakasının kendine özel önemli an ve hareketlerini takip etmek, her biri için ayrı medya uzmanları temin etmek gerekiyor… Öte yandan dünyanın uzak bölgelerindeki insanlar, televizyon ve internet sayesinde “sanki oradaymış gibi”, “oradaki seyircilerden biriymiş gibi” evlerinde müsabakaları takip edebiliyor, ultra çözünürlüklü televizyon ekranlarından sanki iki sporcu arasına girebilmiş gibi, sportif rekabete ortak olabiliyorlar. Bu “sanki illüzyonunu” medyaya borçluyuz. Bu illüzyon sayesinde insan olmanın kıvancını daha derinden ortak olabiliyoruz. Biz olimpiyatlara gidememiş olabiliriz fakat medya sayesinde olimpiyatlar bize geliyor. Anında haberdar oluyoruz, neredeyse eş zamanlı takip edebiliyoruz. Böylece insanın bedensel sınırlarını yakından görebiliyoruz.

Son olarak Roma İmparatorluğu dönemindeki olimpiyatlarla ilgili eğlenceli bir film önereyim. “Asteriks ve Oburiks Olimpiyatlarda”. İyi seyirler…
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Mustafa Holoğlu 1 yıl önce

efsanemiz 81 yaşında..şenol birol....kökleriyle uğraşmayanın geleceği olur mu?Lütfen BJK..Lütfen FB...Lütfen Futbol Federasyonu....ŞENOL BİROL için birşeyler yapın...Lütfen...Lütfen...Lütfen...